18 Ağustos 2013 Pazar
ENDÜLÜS
‘Tıpkı bir pergel gibi bir ayağım şeraitte* öteki ayağımla bütün kâinatı dolaşırım.’
MEVLANA
*Şerait: şartlar, koşullar.
Bir ayağını içinde bulunduğun şartlarda sabit tutarken diğeriyle açılmak, keşfetmek, öğrenmek… Ve günü geldiğinde geri dönebilmek… Bu düşüncelerle bir ayağımı evime, memuriyete ve Maraş’a sabitlerken diğeriyle batıya doğru bir daire çizme kararı aldım. Bu çizgi nerden başlayıp nerde bitmeli derken doğu ile batı arasında bir fay hattı görünüverdi. Bu hattın oluşmasında belki de bir İsmet Özel kitabında geçen İtalyalının sözleri etkili olmuştur. Söz konusu İtalyalı bir İsviçreliye sesleniyor: ‘Şu kadar cinayet, şu kadar ihanet, şu kadar rezalet var. Ama bütün bu eserler var demiş. İşte kocaman Rönesans doğdu. Siz demiş o kendinize mahsus demokratik hayatınız içinde ne bulabildiniz? Guguklu saat.’ İşte bu yüzden pergelin ucunu ayarlarken acının en bol olduğu, tüm zıtlıkların kıyasıya çarpıştığı, renkli ve hareketli yerler belirlemem gerekiyordu. Seçeneklerin arasında İstanbul olmadığına göre Endülüs’ten başlamak en doğrusu olur diye düşündüm. İslam’ın Batı ile çarpıştığı ilk yer. El Hamra’nın inşa edildiği topraklar. Daha sonra İtalya… Tüm yolların kendisine çıktığı bir zamanların masalsı şehri Roma’nın kurulduğu topraklar. Ardından Doğu ile Batı arasındaki somut çizgiyi kalın duvarlarıyla çeken Berlin. Ve en sonunda Osmanlı’nın kapısına vura vura bıkmadığı Viyana.
Endülüs
‘Güzellik bir tür dehadır, aslında dehanın da üzerindedir çünkü anlatılmaya ihtiyacı yoktur’ der Oscar Wilde. Hangi tarihi yapıyı gezersek gezelim onun şöyle güzel, böyle önemli olduğunu anlatacak küçük bilgi kırıntılarına ihtiyaç duyarız sanki. Şu kadar işçi çalıştı, şu kadar ton mermer kullanıldı, şu kadar yıl sürdü… Bu deliller ortaya konana kadar onun güzel olduğuna ikna olmayız. Ama gerçek bir güzellik karşısında sadece susarız. Tıpkı benim Granada’da sustuğum gibi.
El Hamra. Saf ve mutlak güzellik… Bir ipeği işler gibi işlenmiş mermer duvarları, bakarken kendinden geçiren geometrik desenleri, onlarca çeşmesi ve bu çeşmelerden akan suyun usulca dolaşarak döküldüğü nilüfer dolu havuzları… El Hamra’yı anlatmak zor. Pek kimse de anlatamamış zaten, çünkü bir benzeri daha yok. Tüm kiliseler birbirinin aynısı. Yaptığımız her cami beş yüz yıl öncekilerin kopyası. Ama El Hamra tek ve ebedi. Anlamı Arapça’da ‘kırmızı’ demekmiş. Bir akşamüstü karşısındaki tepeye çıkıp oradan bakınca neden böyle denildiğini daha iyi anlıyor insan. Bir zamanlar alev alev yanıp nur saçtığı tepenin üzerinde şimdi her an parlamaya hazır köz gibi duruyor karşınızda. Doyumsuz seyrine dalıp gitmişken gözüm bir an güneşe takılıyor ve onun da El Hamra’nın karşısında sessizce kızarıp battığını fark ediyorum.
Sarayın duvarlarının dışına çıkıp ilahi güzelliğin özünden uzaklaşsam da yaydığı nur dört bir yana sindiği için Granada’yı gezerken hep huzurluydum. O yüzden ne sıcağında terledim ne de yollarında yoruldum. Aksine zamanı unutup dar sokaklarında yok oldum. Şehri ve insanları izledim. Ve tarih boyu burada yaşayan Fenikelilerin, Yahudilerin, Berberilerin, Vizigotların ve daha nice ırkın Granada’nın kızıl topraklarında eriyip güzelleşmiş olduğunu düşündüm. Ya da ben o gün El Hamra’nın büyüsünden hiç çıkamadım.
Ertesi gün Sevilla’ya doğru yol alırken hac görevimi yapıp arınmış gibi hissediyordum. Artık hiçbir şey bana çirkin görünemezdi. Görünmedi de… Ama Guadalquivir nehrinin kenarında yürürken biraz kafam karışmıştı. Bir yandan bu nehrin adının Arapça’tan geldiğini ve anlamının ‘büyük suyolu’ demek olduğunu kaç İspanyol’un bildiğini; diğer yandan da 1492’yi düşünüyordum. 1492’de Ferdinand ve İsabel, Granada’yı Emir Abdullah’tan hiçbir direnmeyle karşılaşmadan aldıktan sonra aynı yıl Colombus’u Amerika’ya doğru yola çıkması için Endülüs’ten uğurluyordu. Yeni Dünya’ya açılan Colombus’un gemisi her şeyi değiştirecek, bir süre sonra güzelliğin yerini tamamen akıl alacaktı. Tarihin cilvesi işte… Osmanlı ve Endülüs, iki büyük İslam medeniyeti, aynı yüzyılda biri kılıçla kazandığı zaferi tadarken diğeri boynu bükük teslim ediyordu tüm sahip olduklarını. Ve açılan çağın ‘yeni’liği farklı topraklarda bambaşka anlamlar ifade ediyordu.
Bunun bir gezi yazısı olması gerekiyordu ama konuyu çok dağıttım galiba. Birkaç tüyo verip bitirelim o zaman. Endülüs, İspanya’nın güneyinde özerk bir bölgenin adı olarak ismen yaşıyor. Andalucia. Buranın insanı oldukça yardımsever ve herdaim sıcak bir ‘ola’ ile selamlıyor sizi. O yüzden iletişime geçmekten çekinmeyin. Sorduğunuz her İngilizce soruya İspanyolca cevap verseler de en sonunda ne hikmetse anlaşırsınız. Ama İspanyolca bilmek ayrı bir güzel olur tabi. Çünkü İngilizce’nin pek bir hükmü yok. Müzelerde bile tek bir İngilizce açıklamaya rastlamadım. Yemek olarak ise her öğün her yerde bulunabilen meşhur tortilla d’espana’yı tavsiye edebilirim. Son bir not; Endülüs’e gidişin ana amacı El Hamra’yı görmek olduğu için bileti önceden ve internetten almakta fayda var. Pergeliniz açık olsun…
AĞUSTOS-2012
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder