iki satır
müzmin bir öğrencinin karaladıkları...
18 Ağustos 2013 Pazar
İLHAMBUL
İstanbul hakkında çok şey söylenmiş, sanatın her dalına malzeme olmuş, her bakanın gözünde ayrı bir anlam kazanmıştır. Eyüp Sultan’dan Fatih’e; Lamartine’den Üstad’a; en sadesinden el zadelere farklı bir surette görünmüş, yedi tepesi yedi renk olup gözbebeklerinde aksetmiştir. Benim gözümde ise İstanbul hep bir ilham olmuştur. Ruhun ufuk noktası, gayesi, gıdası olan bir büyük ilham… Hepimiz kaybolmamak için bir yerden esinleniyoruz. Tüm bu belirsizliği bir cam kalıba sığdırıp oradan izliyoruz hayatı. Aslında peygamberler bizim için ilahi kattan aldıkları ilhamla işimizi epey kolaylaştırmış. Hz. Muhammed’in Kuran’ı ve sünnetini miras bırakması boşuna değil. Sarılmak için bir ilhama, sapıtmamak için ise sınırsız seçenekten mutlak olanına ihtiyaç duyduğumuz kesin. Ne bir söz, ne bir insan ne de yaşadığımız bir tecrübe… Mutlak bir ilham… İstanbul ise mutlak olana, kaynağa, yani ilahi ilhama en yakın şehir. Nasıl ki; Mekke kutsal, Kudüs beşik, New York zenginlik, Paris aşk, Londra şöhret ise İstanbul da varoluşun kendisi. Bir nevi Nuh’un gemisi. Tüm dünya yok olsa da yaşamın yeniden filizleneceği öz. Kurbağa bacağından ab-ı hayata bir yaşam iksiri. Ara sıra içmek lazım.
NİSAN 2012
1915
Olgun bir milletin ferdi olarak, 850 yıl beraber yaşadığımız Ermenilere Yusuf Halaçoğlu’nun kitabından* notlarla sesleniyorum.
Sen devlet olacağım diye git örgüt kur, terörist faaliyetlerde bulun, savaş zamanı tebaası olduğun devletin düşmanlarıyla işbirliği yap, nüfusunun yüzde 19 unu oluşturduğun bir bölgede sadece ben varım de ve bu sebeple soykırım yapmayı dene; sonra sığındığın düvel-i muazzamanın kucağında ağla!
Neyse olayın özü şöyle;
1877-1878 Osmanlı Rus savaşı sonrası Ermeniler milliyetçilik akımının etkisiyle bir devlet kurmak için örgütlenirler.
(1878 Van’da Kara Gümrük Çetesi-1887 Cenevre’de Hindjak Partisi-1890 Tiflis’te Dashnak örgütü…)
Amaçları ne bunların? Anadolu’da ağımsız bir devlet olmak için mümkün olan her yolla ayaklanma ve kargaşa çıkarıp bölgede hâkimiyeti sağlamak.
Velhasıl savaş çıkar ve bunlar düşman safında yer alır. Tabi batılı kendi tabiatına uygun olarak şunu düşünür: Savaşın ortasında tebaandan bir millet sana isyan ve ihanet etmiştir, gayet tabi öldürülmelidir. Ama Osmanlı bunu yapmaz. Yine Osmanlı toprağı olan Suriye’ye 27 Mayıs 1915’te tehcirlerini uygun bulur, hazırlanmaları için 1-2 hafta süre de vererek 15 maddelik bir talimatname ile bu zorunlu göçün nasıl yapılacağını açıklar. Bu 15 madde yine bazı ‘medeni’ kafaların alamayacağı derecede insanidir. Mesela; gidenlere tarım yapılabilecek toprak verilecek, zanaatkârlara alet-edevat ve sermaye sağlanacak, güvenlikleri sağlanacak, hastane kurulacak gibi savaş zamanı gösterilebilecek en insaflı maddelere sahiptir. Buna rağmen 1,5 milyon Ermeni’nin katledildiğini söylemek de meclis kararıyla bu fikri desteklemeye çalışmak da trajikomiktir. Siyasi anlamda hesap verilecekse Cezayir, Rwanda, Hocalı, ve Kıbrıs’tan başlamak daha gerçekçi ve onurlu bir davranış olurdu.
Birinci Dünya Savaşı’nın en büyük acısını Türkler çekmiştir. 4 yılda 400 bin asker sadece açlık ve hastalıktan canını kaybetmiştir ama insanlığının ve şerefinin zerresine kadar sahip çıkmıştır. Velhasıl Ermenilerin Türk tarihinden öğrenecekleri çok şey var!
* Yusuf Halaçoğlu’ nun Sürgünden Soykırıma Ermeni İddiaları(2002-Türk Tarih Kurumu). Ben kitabının İngilizce baskısını(2008) okudum. Bu Ermeni safsatası hakkında Halaçoğlu’nun emekleri paha biçilemez. Olması gereken şekilde bilimsel anlamda tüm dünya tarihçilerini meydana davet ederek savaşıyor. Bize de onu izlemek düşer
ENDÜLÜS
‘Tıpkı bir pergel gibi bir ayağım şeraitte* öteki ayağımla bütün kâinatı dolaşırım.’
MEVLANA
*Şerait: şartlar, koşullar.
Bir ayağını içinde bulunduğun şartlarda sabit tutarken diğeriyle açılmak, keşfetmek, öğrenmek… Ve günü geldiğinde geri dönebilmek… Bu düşüncelerle bir ayağımı evime, memuriyete ve Maraş’a sabitlerken diğeriyle batıya doğru bir daire çizme kararı aldım. Bu çizgi nerden başlayıp nerde bitmeli derken doğu ile batı arasında bir fay hattı görünüverdi. Bu hattın oluşmasında belki de bir İsmet Özel kitabında geçen İtalyalının sözleri etkili olmuştur. Söz konusu İtalyalı bir İsviçreliye sesleniyor: ‘Şu kadar cinayet, şu kadar ihanet, şu kadar rezalet var. Ama bütün bu eserler var demiş. İşte kocaman Rönesans doğdu. Siz demiş o kendinize mahsus demokratik hayatınız içinde ne bulabildiniz? Guguklu saat.’ İşte bu yüzden pergelin ucunu ayarlarken acının en bol olduğu, tüm zıtlıkların kıyasıya çarpıştığı, renkli ve hareketli yerler belirlemem gerekiyordu. Seçeneklerin arasında İstanbul olmadığına göre Endülüs’ten başlamak en doğrusu olur diye düşündüm. İslam’ın Batı ile çarpıştığı ilk yer. El Hamra’nın inşa edildiği topraklar. Daha sonra İtalya… Tüm yolların kendisine çıktığı bir zamanların masalsı şehri Roma’nın kurulduğu topraklar. Ardından Doğu ile Batı arasındaki somut çizgiyi kalın duvarlarıyla çeken Berlin. Ve en sonunda Osmanlı’nın kapısına vura vura bıkmadığı Viyana.
Endülüs
‘Güzellik bir tür dehadır, aslında dehanın da üzerindedir çünkü anlatılmaya ihtiyacı yoktur’ der Oscar Wilde. Hangi tarihi yapıyı gezersek gezelim onun şöyle güzel, böyle önemli olduğunu anlatacak küçük bilgi kırıntılarına ihtiyaç duyarız sanki. Şu kadar işçi çalıştı, şu kadar ton mermer kullanıldı, şu kadar yıl sürdü… Bu deliller ortaya konana kadar onun güzel olduğuna ikna olmayız. Ama gerçek bir güzellik karşısında sadece susarız. Tıpkı benim Granada’da sustuğum gibi.
El Hamra. Saf ve mutlak güzellik… Bir ipeği işler gibi işlenmiş mermer duvarları, bakarken kendinden geçiren geometrik desenleri, onlarca çeşmesi ve bu çeşmelerden akan suyun usulca dolaşarak döküldüğü nilüfer dolu havuzları… El Hamra’yı anlatmak zor. Pek kimse de anlatamamış zaten, çünkü bir benzeri daha yok. Tüm kiliseler birbirinin aynısı. Yaptığımız her cami beş yüz yıl öncekilerin kopyası. Ama El Hamra tek ve ebedi. Anlamı Arapça’da ‘kırmızı’ demekmiş. Bir akşamüstü karşısındaki tepeye çıkıp oradan bakınca neden böyle denildiğini daha iyi anlıyor insan. Bir zamanlar alev alev yanıp nur saçtığı tepenin üzerinde şimdi her an parlamaya hazır köz gibi duruyor karşınızda. Doyumsuz seyrine dalıp gitmişken gözüm bir an güneşe takılıyor ve onun da El Hamra’nın karşısında sessizce kızarıp battığını fark ediyorum.
Sarayın duvarlarının dışına çıkıp ilahi güzelliğin özünden uzaklaşsam da yaydığı nur dört bir yana sindiği için Granada’yı gezerken hep huzurluydum. O yüzden ne sıcağında terledim ne de yollarında yoruldum. Aksine zamanı unutup dar sokaklarında yok oldum. Şehri ve insanları izledim. Ve tarih boyu burada yaşayan Fenikelilerin, Yahudilerin, Berberilerin, Vizigotların ve daha nice ırkın Granada’nın kızıl topraklarında eriyip güzelleşmiş olduğunu düşündüm. Ya da ben o gün El Hamra’nın büyüsünden hiç çıkamadım.
Ertesi gün Sevilla’ya doğru yol alırken hac görevimi yapıp arınmış gibi hissediyordum. Artık hiçbir şey bana çirkin görünemezdi. Görünmedi de… Ama Guadalquivir nehrinin kenarında yürürken biraz kafam karışmıştı. Bir yandan bu nehrin adının Arapça’tan geldiğini ve anlamının ‘büyük suyolu’ demek olduğunu kaç İspanyol’un bildiğini; diğer yandan da 1492’yi düşünüyordum. 1492’de Ferdinand ve İsabel, Granada’yı Emir Abdullah’tan hiçbir direnmeyle karşılaşmadan aldıktan sonra aynı yıl Colombus’u Amerika’ya doğru yola çıkması için Endülüs’ten uğurluyordu. Yeni Dünya’ya açılan Colombus’un gemisi her şeyi değiştirecek, bir süre sonra güzelliğin yerini tamamen akıl alacaktı. Tarihin cilvesi işte… Osmanlı ve Endülüs, iki büyük İslam medeniyeti, aynı yüzyılda biri kılıçla kazandığı zaferi tadarken diğeri boynu bükük teslim ediyordu tüm sahip olduklarını. Ve açılan çağın ‘yeni’liği farklı topraklarda bambaşka anlamlar ifade ediyordu.
Bunun bir gezi yazısı olması gerekiyordu ama konuyu çok dağıttım galiba. Birkaç tüyo verip bitirelim o zaman. Endülüs, İspanya’nın güneyinde özerk bir bölgenin adı olarak ismen yaşıyor. Andalucia. Buranın insanı oldukça yardımsever ve herdaim sıcak bir ‘ola’ ile selamlıyor sizi. O yüzden iletişime geçmekten çekinmeyin. Sorduğunuz her İngilizce soruya İspanyolca cevap verseler de en sonunda ne hikmetse anlaşırsınız. Ama İspanyolca bilmek ayrı bir güzel olur tabi. Çünkü İngilizce’nin pek bir hükmü yok. Müzelerde bile tek bir İngilizce açıklamaya rastlamadım. Yemek olarak ise her öğün her yerde bulunabilen meşhur tortilla d’espana’yı tavsiye edebilirim. Son bir not; Endülüs’e gidişin ana amacı El Hamra’yı görmek olduğu için bileti önceden ve internetten almakta fayda var. Pergeliniz açık olsun…
AĞUSTOS-2012
İngiltere İzlenimleri 1
Mağazalarından, mimarisinden, havasından konuşmaktansa sadece İngiltere’de olmaktan bahsedeceğim. İngiltere’de olmak ve Dünya’ya İngiltere’den bakmak…
Ortadoğu’da yarımada olmak ile Atlantik’te ada olmak arasındaki fark…
Akdeniz’de dinlenirsin, doyarsın, âşık olursun; Atlantik’te ürperirsin, aç kalırsın, merak edersin. Birinde Halikarnas Balıkçısı olursun, diğerinde Charles Darwin.
İstanbul’da Boğaz’a bakar için açılır gazel yazarsın; Londra’da Thames’a bakar ruhun bunalır tragedya yazarsın. Birinde Fuzuli olursun, diğerinde Shakespeare.
Anadolu’da yaşarsın dinin İslam olur şükredersin; Britanya’da dini protesto eder hırs edersin. Birinde Mevlana olursun, diğerinde James Watt.
Avrasya’da olursun yetmiş iki millet üstüne gelir bir hilal uğruna güneşler batar; Batı Avrupa’da olursun yetmiş iki kolonin olur üzerinde güneş batmaz. Birinde Atatürk olursun diğerinde Churchill.
Türkiye’de sıcak mayıştırır, rahatlık batar, kaçmak, kaytarmak istersin; İngiltere’de üşürsün, rahat yer ararsın, kovalarsın, çalışırsın. Birinde 1 lira 43 pens eder, diğerinde 1 pound 2.30 lira.
Son söz olarak, vatanını sevmek emek ve sorumluluk ister…
MART 2010/İNGİLTERE
İRLANDA İZLENİMLERİ
(1 ay süren Avrupa seyahatinden döndüm. Gezimin ilk yarısı İrlanda’nın Cork şehrinde bir hizmet içi eğitime katılmakla geçti. Diğer yarısında ise çeşitli ülkeleri içeren keyfi bir yolculuk yaptım. İrlanda ile ilgili izlenimlerimi, orda kalışımın ilk haftasında yazdığım 15 Temmuz tarihli aşağıdaki kısa yazıda okuyabilirsiniz. Yakın zamanda gezinin diğer yarısı ile ilgili izlenimlerimi de paylaşacağım.)
Bir haftadır Avrupa’nın uzak ülkesi İrlanda’dayım. Yer-yeşil gök-gri bu ülkeye bir mazereti olmadıkça hiçbir Türk’ün gelmek isteyeceğini zannetmiyorum. Öte yandan THY’nin her gün bir uçak dolusu insanı buraya taşıdığını düşününce millet olarak yeterince sebep bulduğumuza kanaat getiriyorum. Güneş gözlüğü kullanamayan beş derece miyoplu pigmenti az bir canlının, 365 gün buzdolabı sebzeliği kıvamında iklimi olan bu ülkede kendini bir nebze rahat hissedeceği muhakkak… Ancak kalın derili çoğunluk için buraya kadar zahmet etmemeleri ve Karadeniz’de 1 hafta ucuza serinleyip eve dönmeleri tavsiye olunur. J Özel bir nedeniniz var veya rahat batması sendromundan muzdaripseniz işte size içinizdeki İrlandalıdan izlenimler.
5 saatlik bir uçuştan sonra ilk iş çantamdaki yağmurluğu çıkarmak oldu. Pasaport kontrolündeki polisin ‘ne zaman döneceksin’ diye sorması da hoş bir karşılama değildi açıkçası. Kaba polise ve ahmakıslatana aldırmadan yola devam ettim. Cork şehrine bilet almak için cebimdeki 200 avroluk tek banknotu biletçiye uzattığımda adamın yüzünde oluşan ifadeyi ve o 200 avroyu bozdurmak için 15 dakika bakkal çırağı gibi dolaşmamı da krizde olmalarına yordum. Sorunu ancak yeniden para çekerek çözebildim ve Cork yoluna koyuldum. Cork, başkent Dublin’den sonra 2. büyük şehir ve aralarında ezeli bir rekabet olduğu sözleniyor. Neyse, Pazar akşam 8’de Cork’a vardım. Elimde harita, boş sokaklarında yürürken ‘ben neredeyim’ diye sorsam da ertesi günkü hareketlilik ‘Maraş neredeydi’ diye sormama sebep oldu J Merak etmeyin dondurmasıyla ünlü şirin bir Akdeniz şehri olduğunu hemen hatırladım.
Tatilini Bodrum’da yapmış bir apartman görevlisinin anılarını dinleyerek nihayet odama vardım. Gösterişli bir katedral manzarası olan küçük bir oda… Ertesi gün kursa gittiğimde 2 İspanyol, 2 Avusturyalı, 1 Macar, 1 Fin, 1 Bulgar, 1 Roman, 1 Portekizli, 1 Çek ve Güney Afrika doğumlu-İngiltere’de büyüme-İrlandalı bir hocanın bulunduğu grupta tek erkek ve tek Müslüman olarak yerimi aldım. Gayet tabi zaman zaman hassas soruların muhatabı olarak buldum kendimi. Cebimdeki pasaportun verdiği sorumlulukla kıt ilahiyat bilgime bakmadan Ramazan ayında Kanal 7’de çıkan hocalar misali gelen soruları cevapladım.
- 4 kadınla evleniyormuşsunuz!
- Evet teoride öyle, pratikte az……….. adil olmak lazım…………… tarihin farklı dönemlerinde ihtiyaç olabilir…………… kem küm……
Boş boş baktıklarını fark edince bu meseleyi yüzde 70 indirimin olduğu bir mağazaya dikkatlerini çekerek savuşturdum ve konunun açıklığa kavuşturulma işini uluslar arası alanda faaliyet gösteren güzide cemaatimize havale ettim.
Biz tekrar İrlanda’ya dönelim. 4 milyonluk bu ülkeyle ilgili dikkate değer 4 önemli nokta var bence: İngiltere ile olan komşuluğu, Katoliklik, patates ve Titanik.
İngiltere’nin ilk kolonisi olan bu masum ülke ancak bizim Yunanı denize döktüğümüz yıl İngilizleri adalarından kovabilmiş. Yüzyıllardır emek verdikleri davanın zafer sarhoşluğu çabuk geçmiş olmalı ki ilerleyen yıllarda kendilerini yavaş yavaş eski sahiplerinin kollarına bırakmışlar. Baskı altındayken savundukları değerlerin bir kısmını özgürlüklerinde zamanla unutmuşlar. Bugün TV’lerin ilk kanalı BBC 1, nüfusun yüzde 97’sinin anadili İngilizce, trafik soldan akıyor…
Bir tek Katolikliklerinden taviz vermemişler. Ülkelerinden göç edenler dahil kiliseye yardım etmeyi ihmal etmemişler. Hatta sadece Amerika’ya göç eden İrlandalıların yaptırdığı bir katedrali gezdim ve vefalarına hayran kaldım. Din hayatın her alanında etkin bir unsur. Okulların yüzde 92’si Katolik okulu ve bu okullarda eğitim karma değil. Kürtaj yasak. Hatta 1997’ye kadar boşanmak bile yasakmış.
Üçüncü önemli nokta olan patatese gelecek olursak biraz içimiz sızlayabilir. 1845 yılında İrlandalıların ektiği patatesler çürümeye başlıyor ve birkaç yıl boyunca patates yetişmiyor. Ne var bunda diyebilirsiniz. Ama İrlanda’da o zamanlar patatesten başka bir şey yetiş(tirile)mediği için kıtlık oluyor ve 1 ila 2 milyon(net sayıyı öğrenemedim) arasında insan ölüyor. Bir o kadar kişi de Amerika’ya göç ediyor. Göç edenlerin yarısı da yolda ölüyor. Büyük bir trajedi ve İrlanda tarihinin de en önemli olayı.
Son nokta patates kıtlığı kadar önemli olmasa da popülaritesi açısından dikkate değer. Kuzey İrlanda’nın Belfast şehrinde yapılan Titanik, son yolcularını güneydeki Cobh’tan aldıktan sonra malumunuz buz dağına çarpıp tarihin en meşhur gemisi oluyor. O olaydan sonra bir gemi daha yapılıyor İrlanda’da ve o da batıyor. Bu iki büyük geminin batması da büyük bir talihsizlik İrlanda için.
İngiltere komşuluğu, patates, batan gemiler… İrlandalılar ise tüm bunlara rağmen Katolik inancının bir sembolü olan üç yapraklı yoncayı ulusal simgeleri kabul edip onun şans getirdiğine inanırlar. Biz de inanmak güzeldir deyip saygıyla selamlayalım onları…
AĞUSTOS-2012
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)